Sahip olduğumuz bizi,bazen heycanlı kendimize bazen de suskun başkasına çeviren bu ruha baş kaldırı sesleniyordu;
Lütfen diyordu çoğu zaman,lütfen bırak da keşfedeyim rengi,
Keşfedeyim nabzımı,hep sıradanlığa attı tüm çabasına rağmen,
Keşfedeyim uçmayı,hep kanatları takıldı bahanelere,
En çok da keşfedeyim keşif diye arayıp durduğum mevzuları,
Ben ve benim ruhum keşfetmeye çok heycanlı
Fakat
Emin olabilir miyiz?
Dünyaya hizmet eden,
Sıradanlığa boyun eğen ağır yüklerin yorgunluğu bulursa beni,
Kaçmadan durabilir miyim karşısında,
Ellerim titremez mi hiç,
Karmakarışık o halimle hayallerimin hangi biri etkisi altına alırdı ki beni..
Boyuttan boyuta doğru taşırdım bu ruhu da
O ilk keşif hevesimle kalırmıydım bu panikle.
Emin olamıyorsun işte…
Bu hayatta emin olamadıklarımıza tutunuyor,
Kesinlik vaad etmediği her an da suçlamalara başvuruyoruz.
Keşfetme arzusuyla yanıp tutuşmamızdan belkide…
Böyle olunca suçlayamıyorda insan kendini,o en çocuk halini.
Hayır yinede ne hakkı vardı renklerin altında yatan; bize sürekli olması gerekeni en suçlu yanımızı haykıran, eleştiren,gülen,çoğu zaman karanlık tarafa çalışan aklıyla ruhumuzu sıkıştıran, tanıdık ses tonuyla korkutan boğuculuğun hayatımıza bu kadar dahil olmaya!!!!
Kendine has mekanizmasına kaptırıyor çığlığını ve bu keşif haraketleriyle karanlık taraflarının savaşını dizginleyebileceğine inandırıyordu hiçliğini
Hiçlik…
Hiçlik denmeliydi tümüne çünkü EMİN OLAMAZSIN ne yarım kalmış keşiflerden ne de sürekli susuturmaya çalıştığın karanlığından…